Politika, sinema, popüler kültür vb. konular hakkındaki fikirlerimin bulunduğu bir blog sitesidir.
Bu Blogda Ara
2 Eylül 2011 Cuma
king kong üzerine...
dün, tv'de peter jackson'ın king kong'unu izledim. ilk filmi, 33 yapımı filmi izleme şansım olmadığı gibi, ondan sonraki yapılmış herhangi bir king kong filmi de izlemiş değilim. fakat popüler kültürde olsun, referans sinemasından olsun göndermelerini ala ala, oradan buradan aşina oldum elbette kong'a. fakat kong'u dün bir kez daha izleyince filmi farklı açılardan okumak için yine yollara düştüm.
film üzerine nasıl bir yorum yapıldığı hakkında en ufak fikrim yok. incelemiş değilim. haliyle yapacağım her tür okuma, başka okumaların pek muhtemele tekrarı da olacaktır, kaçınılmaz olarak.
filmin en muhtemel okuması "aşk hikayesi" ile başlayalım.
bu, özünde bir "civilization" ile "wilderness" filmi. nokta. "city" ile "nature" da diyebiliriz. buradan koca bir rousseau çıkarabiliriz. fakat bu dualitenin özünden kopup da özele geldiğimizde, bu ayrımın mimlediği başka bir konuya geliyoruz: erkek fantazisine. ben kong'u, tüm erkek ırkının fantazisinin bir sembolü olarak görüyorum. yüzyılların getirdiği bu toplumsal bilinçaltı, günümüzde doğada, vahşi doğada yaşayan, iri-kıllı-kükreyen bir erkek gorilde bedenleşiyor. örneğin, ne kadar çağdaşlaşırsak çağdaşlaşalım, biz erkekler, ısrarla kadınları kendi gözlerimizden görmeye devam ediyoruz. örneğin beatrice faust'un "kadınlar, seks ve pornografi" adlı kitabında erkeklere "sizce kadınlar nasıl erkeklerden hoşlanıyor" diye sorulmuş. aynı soruyu sonra bizzat kadınlara sormuşlar. erkeklerin yarattıkları erkek tipi king kong'un aynısı çıkıyor. güya kadınlar böyle erkeklerden hoşlanıyorlar (yani iri yarı, atletik, pazulu, güçlü, büyük penisli, kıro). kadınlara sorulduğundaysa bunun nerdeyse tam tersi çıkıyor (iri vücut, büyük penis, geniş pazular ve devasa bir penis istemiyorlar). haliyle kong, erkeklerin kendilerini nasıl görmek istiyorlarsa onu yarattıkları bir KRAL TANRI. fantazi nesnesine birebir uyan sarışın kadın da işin içinde olunca fantazi başlıyor böylece.
kong gönlünü kaptırıyor kaptırmasına ama bunun imkansız bir aşk olduğunu sonradan anlayacak. kendi doğasından koparılıp deplasmana, medeniyete geldiğindeyse işler iyice çığırından çıkıyor. neticede ERKEK ERKEĞE dövüşülse hepsini yenebilir kong. hem TEKER TEKER de gelmiyorlar! üstelik SİLAH ÇIKIYOR MERTLİK DE BOZULUYOR. erkeğin kafasında yarattığı o pek dokunulmaz, pek ellenmez pür gerçeklik böylece şehirde deformeye uğruyor. çünkü aslında erkeğin fantazisi hiçbir zaman gerçekleşmemesi üzerine kurulu. erkek, bir fantazi-özürlü yani. eyes wide shut'ta veya lost highway'de erkeklerin başına ne geliyorsa kong'un başına da o geliyor (bu arada patricia arquette ve nicole kidman'ın sarışınlıklarını hatırlayalım). gerek kong, gerek de bu iki filmin erkek karakterleri bir kadına sahip olamama nevrozundan musdaripler. dolayısıyla kong'un çıktığı empire state binası müthiş bir fhallus'un da simgesi haline geliyor. eyes wide shut'ta sikişmeye uğraşan ama bir türlü sikişemeyen karakterle, lost highway'de tam sikişirken-erekte olmuşken reddedilen karakter ("you never have me") kong'la aynı kaderi paylaşıyorlar. kong, binanın tepesinden aşağıya doğru düşerken aslında erekte olmuş bir şekilde ölen ve kadına bir türlü sahip olamayan TÜM ERKEKLER olarak ölüp gidiyor.
buna doğu-batı hikayesi olarak bakıldığında da, doğunun batı'da barınma şansının olmadığı ortaya çıkıyor. kong, bu anlamda bir türbanlıyı sembolize ettiği gibi aslında kürtleri de sembolize ediyor. memleketinden koparılıp sürgüne yollanan ve sürgünde ölen kong, bir bakıma ahmet kaya'dan başkası değil.
ve aslında kong'u turgul'un eşkıya'sına da benzetmek mümkün. keje'yi sadece bir kez görebilmek için batı'ya-medeniyete gelen baran'ın istanbul'da yaşama şansının olmadığı daha en başından anlaşılır. kong'un sonunun ölüm olacağını başından bildiğimiz gibi baran'ın kini de en başından biliriz. kong kendi memleketinin kralıyken baran da kendi memleketinin eşkıyasıdır. ve ikisinin hayatını da bir kadın karartır aslında. sevilen bu güzel kadınlar medeniyete götürülmüştür ve kadın uğruna medeniyete gitmek ölüme gitmektir elbette. çünkü orada doğanın saf-pür kanunu yoktur, orada mertlik bozulalı çok olmuştur. neticede olan olur. kong da baran da, kadınlar onları sevmelerine rağmen, medeniyet denilen canavara boyun eğmek zorunda kalırlar. kong, binanın tepesinden kendini bırakmadan önce son kez sevdiğine bakıp aşağıya düşer- medeni insanlar tarafından vurulmuştur. baran da şehir tarafından adeta yutulur ve o da yüksek bir binaya çıkıp kong'la aynı kaderi paylaşır. kendini aşağıya atar.
doğa-medeniyet çatışmasının yine bir aşk hikayesiyle harmanlandığı romanlardan biri de sabahattin ali'nin kuyucaklı yusuf'udur. yusuf'un şehirde yapabileceği hemen hiçbir şey yokken doğa onun adeta yaşama amacıdır. kendisine kalsa gidip doğada yaşayacaktır ama işin içine yine bir kadın girer. sevdiği kadın uğruna şehirde kalmaya ve çalışmaya karar veren yusuf, belki anlamaz ama, şehrin pisliği ve mertsizliği çoktan karısını alıp kirletmeye başlamıştır. ve kadınını alıp doğaya kaçar yusuf. fakat bu aşk yine gerçekleşmez, çünkü kadın ölür. yusuf doğada, memleketindedir ama sevdiği kadın yoktur. ali'nin romanında yine birleşme olmaz ama bu sefer ölen kadın olur. belki de "sen yoksan ben ölürüm" erkek-sloganının ters yüz halidir bu, ama ne olursa olsun bu iki karşıtlığın birleşmediğinin de en büyük kanıtıdır.
Kaydol:
Kayıt Yorumları (Atom)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder